• Konular – 
  • Tek dişi kalmış melez canavarlar sayesinde Seyyidliğe bile terfi edilen Ataputumuz

    Emekli Astsubay Ahmet Zengin geçenlerde bir programda Atatürkün (pardon Ataputumuzun) dinine bağlı müslüman bir kişinin olduğunu ve Ataputun dinsiz olduğunu göstermeye çalışan kişilerin aslında bu Millete hâkâret ettiğini söyledi. Ahmet Zengin'e göre Ataputumuzun kütüphanesinde en çok din kitapları bulunuyormuş. Kütüphanede din kitabı bulundurmak veya dine ait kitap okumak herhalde insanı dindar yapıyormuş. Sakın bu kütüphaneye acaba sonraları birileri kitap yerleştirmiş olmasın. Herşeyi inkar eden Ataputcular için programın adını ve tarihini de vereyim. Akit TV, 31 Ağustos 2018. Geçenlerde kocaman bir profesörde iddia ediyor. Ataputumuz Kocatepe muhaberesinin öncesinde Allaha dua etmiş, Türklerin savaşı kazanması için. Bu profesörümüzün de adını ve televizyon programını da verelim. Prof. Cemalettin Taşkıran Mustafa Kemal Atatürk'ün 30 Ağustos zaferinden önce ağlayarak dua ettiğini anlattı. Habertürk, 30 Ağustos 2016. Ataputumuzu dindar göstermek isteyen en ünlü müslüman geçinen siyasetci herhalde Haydar Baş olması lazım. Seçimlerde oy verdiyseniz, daha doğrusu, BTP adlı partiye oy verdiyseniz Haydar Baş'ı iyi tanıyorsunuzdur. Haydar Baş'a göre Ataputumuzun soyu Hz.Hasan'la, Hz.Hüseyin'e dayanıyormuş. Yani seyyidmiş ve hatta hafız özelliğine de sahipmiş. Hani ben Kemalistlere sahtekâr diyorumya muhafazakârların içinden en sahtekârı kim diye bir yarışma yapılsa herhalde Haydar Baş bu yarışmayı kazanabilir. Haydar Baş'a göre, Ataput, yaşadığı zamanlarda ya sülâlesinden haberi yoktu yada sülâlesinden haberi vardı, fakat o kadar alçakgönüllü, mütevâzî bir insandı ki bunu ölene kadar gizledi. Neyse şu gerçekki bu seyyidlik meselesi Haydar Baş'a pek fazla oy getirmedi.

    Ataputumuzun ateist olduğunu sadece İstiklal marşı üzerinden bir kez daha ispatlamak lazım. Fakat bu zaten ispatlandı. İstiklal marşından başka bir sürü konular var, Atatürkün dinsiz olduğuna dair. Fakat biz İstiklal marşını ele alalım. Ataputumuz 1925 yılında içinde Allah kelimesi geçtiği için İstiklal marşını değiştirmek istedi. şimdi ben sormak zorundayım 1922de Yunanlılarla savaşırken Allah'a dua eden bir adam tam 3 yıl geçince nasıl bir görüş ve bakış açısı değiştiriyorda Allah kelimesini ortadan kaldırmak istiyor? Hatta bu Allah ve din düşmalığı 1925den çok daha önce ortaya çıkıyor. İlk ortaya çıkışı Kurtuluş Savaşı sırasında. Sakarya meydan muhaberesi. Aslında Atatürkün geri çekilmek istediği fakat Fevzi Çakmak'ın bizzat kendisinin iradesiyle Kuran elinde cehpeye gidip savaşmasıyla kazanılan Sakarya Savaşı. Esas Fevzi Çakmak'ın bizzat kendi çabasıyla kazandığı zaferdir Sakarya muhaberesi ve rütbecede savaş sırasında Ataputumuzdan üstündür. Fakat Sakarya Savaşının kahramanı ve rütbelerini yükselten kişiyse Ataputumuzdur. Hatta Kurtuluş Savaşında savaşı tek başına yöneten ve tek söz sahibi olan bir komutanda yoktur. Fakat nasılsa Padişahın yaverliğinden dolayı olsa gerek, yada öbür komutanların başarılarının kendilerine ait olduğu halde mütevaziliklerinden olsa gerek, yada Falih Rıfkı Atayın dediği gibi Atatürkün güç ve yönetme ihtirası olsa gerek, Ataputumuz bu savaşlardan kahraman olarak çıkar. Rütbesini yükselten diğer kişide ikinci diktatörümüz İsmet İnönüdür. Neyse Sakarya muhaberesinin kazanılmasından sonra Ankara'ya giden subaylar Hacı Bayram Veli türbesine giderek dua etmek istemesi üzerine Ataputumuz şu sözleri sözler: "Öyle şey olmaz yurt toprağını karış karış kanını akıtarak ve canını vererek savunan Mehmetçiğin hakkını ben evliyalara kaptırmam."[Kaynak Lord Kinross, Atatürk, bir milletin yeniden doğuşu] Dikkat edelim, evliyalar bu hakkı zaten önceden kazanmıştı. Mehmetçik İslamdan aldığı, evliyalardan gördüğü terbiye ve ahlak yüzünden bu savaşta ölmeyi göz önüne aldı. Yani bu kazanılan savaşın hakkı zaten evliyalarındı, Allah'ındı. Türk askeri 1071den sonra hiçbir zaman dinsiz değildi, sadece toprak kazanmak ve müdaafa etmek için savaşmadı. İslam ve inanç belkide vatan kavramından önce gelirdi. Sonra bu sözlerinden dolayı kendini savunmak için Ataputumuzun bize bağışladığı sözlerse önceki söylediği sözlerden daha fazla kırıcı ve ezici. Züccacüye dükkanına giren fil değil, azgın fil demek gerekir. Savunması şöyle: "Kimileri benim bu davranışıma kamunun inancını inciten yersiz bir davranış gözüyle bakmış olabilirler, ama ben hele yurdun savunmasında güvenilecek gücün evliyanların, yatırların maneviyatı olamayacağını hatırlatmayı artık zorunlu bulmuştum. "[Kaynak Hadi Besleyici, Atatürkü Anlamak]. Dinine çok bağlı insanlar (Çanakkalede de efsane olarak anlatılır) yeşil sarıklı evliyalar gelerek askerlerle beraber çarpıştı ve kâfiri yendi derler. Böyle bir insanüstü olay gerçekleşse veya gerçekleşmesede insan hayal etttiği, inandığı inaçlar yüzünden kuvvet alır ve bunun uğrunda çarpışır, bunun uğrunda yaşar ve can verir. Hatta gün ortasında sadece aklında peygamberi varsa, peygamberini gördü zanneder. Ruh hali sadece peygamberini ve Allahını düşünmekle geçiren insanların savaşlarda yeşil sarıklı evliya görmeleri doğaldır. Psikolojik olarak Ataputumuz ateist olduğu için böylesi ruhani durumlardan, anlamaz ve anlayamaz. Nitekim kendisinin sadece materyalist bir kişi olduğunu sonra açıktan belirtecektir. Kuran'a Arap safsataları(yalanları) diyecektir. Kurtuluş Savaşında kendi sözüyle "Yurt savunmasında güvenilecek tek güç" bu savaştan önceki bütün savaşlarda olduğu gibi "evliyaların, yatırların maneviyatıdır". En belirgin örneği 15Temmuz 2016 Kemalizmin askeri darbesini önleyen îmandır (15 Temmuz Fetö darbesi değil Kemalizmin darbesidir, Gülen sadece gönüllü olarak maşa gibi kullanılmıştır.). 15 Temmuzda ?nanç, materyalizmi yenmiştir. Daha da ötesi de yoktur. Fakat dinsiz insanlar anlayamazlar ve anlamazlar. Neyse Ataputumuz, yani azgın fil, o zamanlar hemen savaştan sonra biraz cam kırmış, neredeyse de özür dilemiş, fakat diktatörlüğünü kurduktan sonra (takriri sükun, istiklal mahkemeleri) zaten böylesi açıklamalarada lüzum görmemiştir.

    Bir başka kaynaksa Kemal Arıburnu'ndan, "Atatürkten anekdotlar" adlı kitabından: "Meclise geldik. Birde müezzin geldi. Müezzin ezan okudu Meclis kapısından içeri girdiğimiz zaman Atatürkün önüne sırmalı elbisler giyinmiş bir imam dikildi. Atatürk ne istediğini sordu. İmam ellerini kaldırarak "Dua etmeden girilmez." Dedi. Atatürk'se "bu yurt Mehmetçiğin süngüsü ile kurtarıldı ve bu meclis onun gayretiyle kuruldu. Yoksa senin duanla değil. Çekil oradan!" diyerek imamı eliyle iterek meclise girdi. Dikkatten kaçan şeyler her zaman aslında hakîkatı söyler. Size şimdi bir soru sorayım. Siz bir din adamını elinizle itermisiniz, rütbeniz ve makamınız ne olursa olsun. Önemli değil bu din adamı yahudi yada hıristiyan din adamıda olabilirdi. Siz İslama gönülden inansaydınız Yahudi veya Hıristiyan din adamına başka İslam din adamına başka davranırdınız. Bir din adamına saygınız o dine gösterdiğiniz yakınlıkla âlâkalı değilmidir. Kendiniz lütfen değerlendirin. Bir imamı kenara itebilmeniz için nasıl bir İslam anlayışına sahip olmanız gerek. Dua sizin için ne anlama gelmesi lazımki duâyı gereksiz bir şey olarak görebilesiniz. Ataputumuzun sadece bu hareketi bile kendisinin aslında dinsiz, Allaha inanmayan birisi olduğunu göstermezmi. Lütfen dikkat edelim imama şöyle davranabilirdi. Şöyle diyebilirdi : "İmam efendi, sağol, şimdilik işimiz acele sonra beraber dua ederiz, namaz kılarız" gibi bahaneler uydurabilirdi. Hayır, hem kenara itiyor, hemde "senin duanla değil kuvvetle, insan eliyle kurtarıldı" diyor. şimdi Haydar Başin iddia ettiği gibi peygamber soyundan gelen bir ataputumuz olsaydı herhalde karşısına dikilen imam gibi kendiside başına bir sarık giyinirdi, üstüne birde cübbe geçirirdi, beraberce saatler boyunca milletvekilleri "yeter artık" diyene kadar dua ederlerdi.

    Emekli Astsubay Ahmet Zengin gibi insanlar kusura kalmasın. Vatan, Türkiye, Ataputumuz hakkında bir şeyler söylediği zaman bana ve her Türk vatandaşına söz hakkı doğuyor. Söylediği sözler çarpıtılan Türk tarihini yakından ilgilendiriyor. Kendisi Ataputu hâlâ putlaştırmaya, kusursuz bir insan olarak göstermeye çalışıyor. Bir insanı peygamber gibi kusursuz göstermeye hiç gerek yoktur. Ataputumuz Türkiye'yi temsil ediyor diyede bir şey hiçbir zaman olmadı ve olmayacak da. Türkiye'nin değerlerine ters düşen bir insanı, Türkün ve Osmanlının kültürünü, dilini, dinini, geleneğini, elbisesini, örf ve âdetlerini, tarihini değiştiren bir kişi hiç bir zaman Türkiye'yi temsil edemez. Ataputumuzun getirdiği bütün devrimler Batı devrimleridir, Osmanlıyla ve Türklükle hiç bir âlâkası yoktur. Orta Asya ülkeleriyle olan ırk, dil ve din yakınlığımız bile Batı devrimleri sayesinde ölmüştür. Daha 1920lerde Orta Asya ülkeleriyle aynı seviyede olan kültürümüz, Ataputtan sonra derin bir uçurumla her yönden ayrılmıştır. Ataput Kemalistlerin putlaştırdığı gibi ahlakî yönden ve aklen kusursuz bir adam değildir, idealleri de Batı idealleri, Batı düşüncesi ve Batı kültürüdür. Türklükle âlâkası yoktur. Kendi kendine uyduruk bir uluscuk yaratmaya çalışmıştır. Neyse ben böylesi sahtekârları, böylesine gözünü kapatıp kulağını tıkayıp şöyle diyen insanları geçiyorum:

    Kemalistlerin 90 yıldır Türkiyede yaptıkları şudur. Kendi dilleriyle anlatayım. Son yıllarda hayal kırıklığına uğramış Kemalistler bugünlerde şöyle söylüyorlar: "Hayır olamaz Atatürkümüz bizim kendi hayallerimizde yaratmaya çalıştığımız, peygambere benzetmeye çalıştığımız bir model, sipariş bir robot, dünyaya "işte bakın en büyük Türk böyleydi" diye övünmeye çalıştığımız bir projeydi. Batı'nın da benimseyeceği bir projeydi, fakat içimizdeki muhafazakârların da beğenmesi için Ataputumuzu dindar, ahlaklı, örnek bir insan olarak göstermemiz gerekirdi. Fakat inançlı Türklere bunu yutturamadık, baskıyla, zorla, hapisle, sopayla, darbeyle dayattık. Diktiğimiz putlara yeni nesil inandı. Minarelerin yanında minarelerin özelliğini üstlenecek inşa ettiğimiz heykelleri sıkca ziyaret ettiler, tapındılar bu Ataputlara, fakat Batının süregelen desteği yetmedi. İmanını söküp atamadık Türkün kalbinden. İstiklal Savaşında ete kemiğe bürünen îmanı emelimiz için kullansak da, Ataputumuz Kurtuluş Savaşı sonrasında imam itelesede, 15 Temmuzda torunlarımız Egede imamları sela okuyor diye dövsede, Millet kalbinde sakladı, unutmadı, unutturamadık. Ataputu Ardahan Damal'in dağlarında arayıp, gölgesini görünce tapınma seansları düzenlesekde, Ege'de, İzmirin Buca ilçesine dağa kocaman Ataput heykeli yerleştirsekde, dağı dövsekde, Milletin imanını sökmeye çalışsakda, kerpetenle, diş söker gibi, kamayla kanata kanata acı çektirerek uğraştık, fakat îman gâlip geldi. İçerideki beslediğimiz gayrimüslim zenginlerin yardımıyla denedik. Çarşaf çarşaf kağıtlar bastık, gazeteler kanlı bulutlar gibi vicdanları yalan haberlerle karartmaya çalıştı. Sahte âyetler ve Ataput tapınma Kuranları olan Nutukları hazırladık, Andımız gibi, marşlarımız gibi, Milletin gözüne soktuk, gözünün önüne diktik, zorla okuttuk, ezberlettik, and yaptık, zamk yaptık eline yapıştırdık, okumasa bile okumak zorunda kalsın diye. Herşeyi denedik, fakat îman ışığı karanlığı delercesine tekrar zihinlere kalbe dağıldı, bürüdü her tarafı. Yobazla yaftaladık, aşağılık bir mahluk gibi gördük inanan insanları, böyle yetiştirdik. Meyvelerini de gördük hatta, bize inananlar Ataputumuza secde edenler, Batı'yı kıble zannedenler oldu, fakat îman tekrar sahtekârlığımızı Milletin yüzüne vurdu. Çok uğraştık karanlığı ve Batının karanlığını ışık ve aydınlık diye Türke dayattık fakat olmadı, olamazdı, binyıllarca tecelli eden İslam güneşi ve adaletini Batının cehaleti tabiiki yenemezdi. Medeniyet diye yutturmaya çalıştığımız Batı kültürünü zorla Türkün kafasına sokmaya çalıştık. Batı medeniyeti canavarının kalmış tek dişinide îman dolu insanlar söktü. Anası Batıda olan bu ana canavarın yavrusunu biz Osmanlıda sonrada Cumhuriyette besledik, büyüttük. idamlarla, hapislerde, zulümlerle kıvrılan insanlar sayesinde canavarımız gelişti, büyüdü ve yumurtladı. Bu yumurtalardan yeni canavarlar çıktı. Bunların adına kendi tabirimizle Kemalist dedik. Bu melez canavarlar Batıya tam benzemiyordu, biraz içlerinde birşeyler vardı. Biraz Türklük, biraz Türk kültürüne meyillik, İslam kırıntıları, çok azında da vatanseverlik vardı. Birdenbire ortaya bir Uzun Adam diye aşağıladığımız 2. Abdülhamite benzeyen İslam ve Osmanlı kültürünü hortlatmak isteyen, kefenimi giyerek bu yola çıktım diyen, öldürdük dediğimiz bir şark tipi adamı ortaya çıktı. İnternet ve basın sayesinde öylesine bir Uzun Adam düşmanlığı meydana getirdikki, Büyük Ruha şükürler olsun, artık bu melez canavarlar vatanseverliğide bıraktılar, Ana canavarın vatanı Batıda bile yaşamayı tercih etmeye başladılar. O kadar çok iyi beyinlerini yıkadıkki, Türkiyeye yapılan her yatırıma, kalkınmaya bile parası, faydası, geleceği ne olursa olsun karşı çıktılar. Hatta Türkiye batsın diye ellerinden geleni yaptılar. içeride yarattığımız Uzun Adam nefreti Ana Canavarın yardımıyla tabiiki devam etti ve Batıda Türkiye nefretine dönüştü ki, Uzun Adam görevini bıraksın diye. Ana canavar eskiden olduğu gibi yeni bir haçlı seferi düzenledi, medeniyet, özgürlük, insanlık adı altında. Ve sonunda melez canavarlar -yani bizim Kemalist torunlarımız- 15 Temmuzda askeri darbeyi maşaları malûm câmiatın adamlarını kullanarak beraber başlattılar. Fakat neredeyse bu onların faciası oluyordu. Öldürdük, uyuşturduk dediğimiz iman ve vatan sevgisi bizim bombalarımızı patlattı. Büyük Ruha şükür ki maşalarımız olan Gülenin adamları hapse atıldı, bizse kılpayı kurtulduk.

    Ben bu sözleri üstü kapalı, yarı açık yayınlıyorum. Her zaman olduğu gibi amacım insanların merak edinmeleri , tarihlerini okumaları, araştırmaları, resmi tarihten başka bir şeylerin olduğunu öğrenmeleri. Acaba büyük ruh kelimesini neden kullandım, cumhuriyet döneminin basını nasıldı, Falih Rıfkı Atay ve Ertuğrul Özkök Oktay Ekşi arasında benzerlik varmıydı, vesaire öğrensinler. Yakın tarihimizle ilgilenen insanlar benim yazdıklarımı anlamışlarıdr.

    Neyse konumuza dönelim. şimdi söz Ataputumuzun Allaha duasından açılmışken bununla ilgili bir olayı size aktarayım. Atatürk'ün ölümünün 73. yıl dönümünde, Şanlıurfa'daki bir törende Atatürkün manevi kızı Ülkü Adatepe bu dua meselesini anlatmış. Yani tarih 10 Kasım 2011. Atatürk'ün hayatında büyük bir önem taşıdığını ifade eden Adatepe, Büyük Önder'in (Batının Türkiyedeki büyük önderi demek daha doğru olur) yaşamına dair bir çok hatırayı salondakilerle paylaştı. Atatürk'ün Dolmabahçe Sarayı'nda zaman zaman yakın dostlarıyla bir araya geldiğini ve kendisinin de bu ziyaretlere katıldığını anlatan Adatepe, ''Atatürk bazen efkarlanır, eski hikayelerini anlatırdı. Mesela harbe giderken daima dua ettiğini, iki elini açıp 'Allah'ım sen Türk milletini hiçbir zaman esir etme' diye dua ettiğini söylerdi'' dedi. Ülkü Adatepenin 27 Kasım 1932 doğumlu olduğunu ve 79 yaşındayken bu konuşmayı yaptığını düşünürsek ve 1938de Atatürkün ölüm döşeğinde olduğu için içki masası arkadaşlarını 1938de ağırlayamadığını, Adatepenin Atatürk hayattayken en geç aklı yetmeye başladığı zamanın 1937 olduğunu görürüz. Yani Ülkü Adatepe Atatürkün bu sözlerini en iyi anlayabildiği 5 yaşındayken duymuş olması lazım. Çünkü Adatepe 6 yaşına girdiği zaman Atatürk hastalanıyor 1 yıl hastalıkla uğraşıyor, özel yatı Savaronada vakit geçiriyor ve sonra ölüm döşeğinden kalkmıyor, ölüyor. Adatepe 2 yaşından 4 yaşına kadar herhalde çevresinde olan bitenden hiçbir şey anlamamıştır. Şimdi 5 yaşındaki bir çocuğun hatırasını bırakın 6 yaşındaki bir çocuğun hatırasına insan nasıl güvenr ve doğruluğuna inanır. Herkes kendisine baksın. Bir insan 5 yaşındayken bir şeyleri hatırlıyorsa bu olaylar her gün olmalıki insanın hafızasında yer etsin, 79 yaşına kadar aklında kalsın. Atatürkün her gün ellerini havaya kaldırıp, Allaha dua ettiğini hangi kaynaktan duydunuz. Cemal Granda, yaveri Cevat, yada hanımları, metresleri bundan hiç bahsetmezlermiydi? Hatta Ülkü Adatepeden yaşca büyük olan, intihar etmeyip hayatta kalan manevi evlatları bundan neden bahsetmesin, ki Ülkü Adatepe en genç olanlarıdır. Sakın Ülkü Adatepe koyu Kemalist olmasın? Nasıl olmasınki kendisini yetiştiren insan Türkiyenin Tek Adamı, Tek diktatörü, Türkiyenin putlaştırılan tek insanı, her yerde, parada, resmi dairelerde, okullarda, şirketlerde, sokaklarda o var. Sadece gökyüzünde ve yerin altında yok. Ben 6 yaşımdayken olan olayları böylesine incelikleriyle hatırlamam, sadece her gün olan olayların bazılarını hatırlarım. Çoğu insanda söylenilen lafları aklında tutamazlar. Adatepeye yalancı demiyorum. Ülkü Adatepeyi siz değerlendirin, siz yorumlayın. Belkide siz de 5 buçuk yaşınızda olanları kelimesi kelimesine hatırlıyorsunuzdur Adatepe gibi. Kendime sorduğum bu soruyu ne yazıkki araştırmacı yazarların hiçbirisinin Adatepeye sormuş olmaması veya bu şüphe üzerinde durmaması.

    Neyse ben Kemalizmi geçiyorum ve İstiklal marşına geliyorum. İstiklal marşı Ataputumuzun aksine sadece maneviyattan, Hakktan, ezandan, namazdan ve buna bağlı olaran vatan sevgisinden bahseder.

    Böylesine bir şiirin Batı kültürü delilerince mutlaka değiştirilmesi lazım. Bu arada hemen bahsedelim çünkü sadece Atatürke bu kadar yüklenmek insafsızlık olur. Zamanında 2.Meclisin çoğunluğu Atatürk tarafından seçilen İttihat ve Terakkici insanlardan oluşmuştur ve zihniyet bakımından Atatürkle aynı görüşleri paylaşırlar. Basın, hükümet ve devletin yüksek kademelerindeki insanlar dine mesafeli ve Batı kültürü yanlısı insanlardır. Ayrıca ırkcılığa dayanan bir Türklük meydana getirmek isteyen Osmanlıyı ve İslamı reddeden kişilerdir. Fakat bu kişileri Atatürk atamıştır ve kendinden farklı düşünceli insanları ya sürgüne, ya hapse, ya takipe almıştır. Ataputun düşüncelerini en çok Tevfik Fikret yansıtır, ki Ataputumuz Tevfik Fikretin fikirlerini benimsemiştir. M. Kemal'e göre Robert Koleji öğretmeni Tevfik Fikret; "Milletin ve memleketin şan ve şerefle medenî dünya milletleri arasında yaşayabilmesi için lâzım gelen her şeyi yazan, düşünen ve hayatını feda edenlerin başında gelen" birisidir.[Kaynak Seyit Kemal Karaalioğlu, Atatürk: Hayatı, ilkeleri, Devrimleri, istanbul, 1984, sayfa 157, 158] Tevfik Fikret Batı kültürü uğruna ölmeye hazır bir kişidir. Hani şu Batı sevgisi Türkiyede Osmanlıda nereden türedi diye kendi kendinize soru sorduysanız Tevfik Fikret gibi çok ünlü yazarda bulabilirsiniz cevabı. Tevfik Fikret, İttihat ve Terakkinin ve Ataputumuzun örnek aldığı insandır. Hani son yıllarda vatan sevgisinden yoksun bazı Batı delileri vardıya. Hani mesela sosyal medyada duymuşsunuzdur. şöylesi laflar ediyorlardı 15 Temmuz 2016dan önce. "Türkiyede tahsilli olarak diplomalı bir işte yaşamaktansa Kanadaya gider tuvalet temizlerim. Türkiyede yaşamaktan nefret ediyorum" diyen Batı delileri vardı. İşte bu insanlar Tevfik Fikretin ve Ataputumuzun manevi torunlarıdır. Bu insanlar aslında Türkiye topraklarında yaşamaktan nefret etmiyorlar. Nefret ettikleri şey Osmanlı kültürü, İslam kültürü, Türk gelenekleri, örf ve adetleri, türküler, halaylar. Bunlar ortadan kalksa, Türkiye onlar için tam yaşanılacak bir yer olur. İşte tam böyle bir ortam sağlamak için Ataputumuz kolları sıvamış ve 1925den sonra Batı devrimlerini gerçekleştirmiştir. Böyle bir ortamda 1925de milli marşımız değiştirilmek istenir. Sonra 1937de de tekrar değiştirilmek istenir. Ataputumuz tabiiki diktatörlüğünü pekiştirmek için her yerde kendisinin görülmesini ve duyulmasını ister. Nasıl kendisi hayattayken Batı kültürününün bir parçası olan heykelciliğe önem verdiyse, büyük şehirlerin meydanlarına da kendi heykellerini yaptırır. 16 tane heykelini Ataputumuz kendisi hayattayken Avrupalı heykeltraşlara diktirmiştir. Milli marştada tabiiki kendi isminin geçmesi lazımdır. Burada 1925deki milli marşı değiştirme olayını en iyi anlatan kişi 2009 yılında gerçek belgeleri bulan ve tarihimize kazandıran Kasım Kocabaş'tır. Milli Eğitim Bakanlığına bağlı Hars (Kültür) Müdürlüğü'nün düzenlediğini ve bu yarışmaya 57 başvuru yapılmış. Milli marşın değiştirilmesinin gerekçeleri Batıyı çok fazla yerdiği, manevi unsurlar ağır bastığı ve Atatürk'ten bahsedilmediği içinmiş. Ataputun Mehmet Akife ait olan marşını en önde ve ayakta dinlemesini Ataputumuzun milli marşı sevdiğinin ve değiştirmek istemediğinin bir delili olarak göstermek isteyenler için söyleyecek sözüm şudur: Bu saçma sapan Kemalistlerin ürettiği fakat insanların mantığıyla alay edildiği bir olaydır. Bir insanın herhangi bir toplantıda en önde oturması onun herhangi bir fikre bağlı olduğunu ön tarafta yada sahnede gösterilen okunan mesela bir sinema filmini sevdiğini ona yürekten katıldığını ifade etmez. Tesadüfen de ön tarafta oturabilir. En arka sıradaki bir insan mesela o sinemadaki filmi en beğenen insan olabilir.

    İnterneti araştırırsanız böylesine mantık, analiz, düşünce, ispat katliamlarına çok rastlıyorsunuz. Hemde Ataputumuz ayakta dinlediği için Mehmet Akifin şiirine sonradan karşı çıkamazmış. Bir insanın nerede oturduğundan ve ayakta oluşundan o zamanki fikirlerini anlamışlar. Ayakta durup da "ben sana sonra gösteririm" diyemezmi. "şimdilik siz Allahtan imandan tek dişi kalmış Batı canavarından bahsedin, sonra fırsat düşünce bakalım siz o zaman ne yapacaksınız" diyemezmi içinden. Dikkat edelim 1921 yılı yani İstiklal Marşının kabul yılında daha Ataputun diktatörlüğünün olmadığı yıllardır ve Kurtuluş Savaşı daha bitmemiştir. Daha henüz îmanlı insanlara savaşmaları için ihtiyaç vardır. Şimdiki melez canavarların söylediği gibi koyun sürülerine savaş kazanmaları için ihtiyaç duyulmaktadır.

    Kasım Kocabaş bir röportajda şunları söylemiş: İstiklal Marşı şairi Mehmet Akif Ersoy'un marşı masa başında yazmadığını söyleyen Kocabaş, "Milli mücadele döneminde ülke askerlerinin kendilerini heyecanlandıracak bir marşa ihtiyacı vardı. Allah, Mehmet Akif Ersoy'un gönlüne ilham verdi ve yazdırdı"… "Belgeleri inceledikten sonra 1925 yılında yapılacak marş yarışması için ortaya koyulan şartname büyük bir önem arz ediyordu. Türk Halkbilimcisi Hamit Zübeyr Koşay, tarafından hazırlanan şartname çok dikkat çekici. şartnamenin en büyük amacının 1921 yılında Mehmet Akif Ersoy tarafından yazılan İstiklal Marşı'nı değiştirmek olduğunu gördüm. Çünkü bu şartnameye göre Ersoy'un yazdığı ve günümüzde geçerliliğini koruyan İstiklal Marşı'nda Türk kelimesinin geçmiyordu. Milli mücadele aşamasında başarılarla dolu hayat hikayesine sahip olan komutanlara övgüler yağdırılmıyordu. Batıyı tek dişi kalmış canavara benzetmenin yanı sıra o dönemlerde inkılapların batıdan alınması onlara göre İstiklal Marşı'nın değişmesi gerektiği düşüncesini destekliyordu. İstiklal Marşı'nı koca bir hatıra olarak bırakmak istediler. Yarışmanın yapılması resmi gazetede 13 Kasım 1925'te yayınlandı. Yeterli başvuru olmadığı için süre 1926 Ocak ayına kadar uzatıldı. 60 şair katıldı. Bu şairler arasında tanınmış şairlerde vardı. Daha önce 1921 yılında yapılan yarışmada aynı şiir ile tekrardan katılanlardı. Ama yapılan yarışma ile ilgili belge yok. İstiklal Marşı'nı kabullenemeyen grupların mücadelesi belgelerde açıkça gözüküyor. " diyor Kasım Kocabaş. 1925de yeni yazılacak milli marşın şartnamesi resmi dille şöyleymiş:

    "1. Devletçe makbul olunacak resmî marşın umum müsabaka suretiyle bestelenmesi hususunda heyet-i celilenin 19.05.1340 tarihli kararı muvakki tatbike konacağı cihetle, kararnamede meskût geçilen(söylenmeden geçilen) bazı hususatı istihzaha mecburiyet hâsıl olmuştur. Millî Marşı'mıza yönelen tenkitler şu hususlarda odaklanmıştır: Batı Medeniyetine 'canavar' deme, 'Türk' kelimesinin geçmemesi, 'lidere (M. Kemal) şükrâne yokluğu' gibi ifadeler zikredilmektedir. Âkif Bey'in şiiri 'medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar' gibi, gazetelerde kıyl-ü kâli mucip olan ibarelerden maada, Türk kelimesini zikir hususunda kıtlık gösterir.
    2. Âkif Bey'in İstiklâl Marşı, mücadele günlerinin bir hâtırası olarak yaşamalı ve merasimlerde söylenmelidir. Fakat resmî devlet marşının güftesi:
    a. Yüce Türk Milleti'nin metin gaye ile yürüdüğünü ifade etmeli,
    b. Cumhuriyetten istidlâl ettiğimiz (anlama, sonuç çıkarma) mânayı ifade etmeli,
    c. Türk Milletini saadete ulaştıranlara umum tarzda şükran ifade etmelidir.
    3. Merasimlerde ayakta kalacak zevatın fazla yorulmaması bâis-i icab ittiği cihetle millî marşın nihayet 8-10 mısradan fazla olmamalıdır, bunlardan 5-6;9-10 uncu satırlar nakarat olabilir.
    4. Milli Marş güftesinin vakûr bestesinin de güfteye uyacak surette vakûr aynı zamanda ümit saçacak surette neşeli ve tasannulardan (yapmacıklık) ayrı olması lâzımdır."

    Yarışmada yeni başa geçmiş diktatörümüzü öven şairler çıkmıştır ve özetle şu İslamı, tarikatları, din adamlarını kötüleyen fakat Ataputumuzu putlaştıran ve ırkçılığa dayanan Türklükle dolu kelimeler yazılmıştır:

    "Demir dağlar delmiş olan bozkurtlarız / Ergenekon dağlarından güneş gibi beliren / Yafes oğlu Türk devletinden Oğuz Han'ın oğluyuz / Türklüğünü kaybetmiş, sultanları kovduran / Büyük Gâzi Kemal gibi kumandanın oğluyuz / Lozan'da ki kurultay da Türk hakkını verdiren / Bin dokuz yüz yirmi üçün ilk teşrini sonunda / Cumhurluğu ilan ettin taç ve tahtlar yıkıldı / Dini âlet eden miskin medreseler tekkeler / O taassup yolları, hurafeler yıkıldı / Millete bahşetti ulviyet doğup nuru Kemal / Yerde değil hatta semada buldu Hurşitler Kemal / Zatına layık kemal bulmak tasvirden baid / Lal olup aciz kalır Ehli Kemal / Hurafeleri başından at / Cumhuriyet sana candır / Hâkim kanun vicdandır / Seni mahveden sultandır / Bir elinde bilgi ışığı yürür Turan aslanı / Altayların bozkurdu / Aslan yürekli Kemal Paşa uludur / İtikadı îman ile doludur /Allah'ın pek sevgili kuludur /Askeri her tarafta doludur."

    Düşünün bu marşların birisi gerçektende milli marş olarak kabul edilseydi ne olurdu, Ataputumuza gerçekten tapardık herhalde. şimdiyse sadece tapınmak sözle ve putları ziyaret etmekle sınırlı kalıyor. Bazı yakın tarihciler -artık ben onlara korkak diyorum- Ataputculuktan para kazanmak için mesleğini yürütüyorlar, bilimle tarihle ilgileri olmayan insanlar bunlar. Özellikle sadece inkilaplar tarihi üzerine sayısız güya bilim adamlarımız, tarihcilerimiz, enstitülerimiz, fakultelerimiz var. Önce "hatıralar beş para etmez, resmi belgeler lazım tarih için" derler, sonra 5 yaşındaki bir çocuğun hafıza kırıntıarını tarih olarak kabul ederler. Uydurulmuş masallar, seyyidlere çıkartılan sülaleler, artık nasıl bir tarih siz karar verin. Herhalde melez canavarların beğenmedikleri dağdaki bir çoban, seçimlerde oylarının hiç değeri olmayan seçmen cahillerden bir tanesi, bidon kafalılarının 100 tanesinin oyları bir araya getirilse 1 laik, çağdaş, aydın canavarın tek oyuna ancak tekabül edeceği koyun sürülerinden bir tanesi tarih yazmaya kalkışsa ve sadece doğru çalıştığı mantık ve zekayla hareket etse bizim koca koca o(n)dinar(lık)yüz profesörümüzden daha iyi tarih yazar, en azından bağımsız tarih yazar. Ha buraya gelmişken tarihci Murat Bardakcının herhalde boğazına kadar gelmiş olmalıki bir programında "artık yeter" dedi ve Atatürkü ateist ilan etti. Tarih 16.11.2014. Yayının yayınlandığı televizyon kanalı Habertürk. Keşke başka korkak tarihcilerde Murat Bardakcı gibi olabilse. Benim yazdıklarımın sadece yarısını yazabilse.

    Ataputumuzu milli marşın değiştirilmesi bataklığından korumak için bazılarıda bu işin sorumlusu dinsiz Cumhuriyet kadrosu Batı yanlısı kadrolardır diye bahsetmişler. Yani Ataputumuz hiç böyle bir şey istememiş hükümet erkanı kendiliğinden böyle bir karar almış, sanki Ataputumuzun bir şey yapmaya yetkisi yokmuş, yada sanki bu milli marş değiştirilmesinden habersizmiş gibi bir intiba yaratmaya çalışıyorlar. Bazı yerlerde herşeye emreden, her şeyden haberdar olan, her karardan haberi olan yada bizzat kendisi o kararı alan bir kişiyi herşeyden habersiz gibi göstermeye çalışıyorlar. şimdi Batı kültürünü sevmem, sevemem fakat ondan örnek vermek zorundayım. Biri bizi gözetliyor adı altında, Batıdan uygulama bir televizyon programıvardı. Bir eve hapsedilen ve birbirine yabancı kadın, erkek 10 yada 20 insan 24 saatttir kamerayla canlı izlenmekteydi. Bunu televizyonda izliyordukya, hani şu biri bizi gözetliyor programı. Bu Batı kültürü programının fikir babası Georg Orwellin 1999 adlı kitabıdır. Devletin gözü herkesin üzerindedir ve sizi 24 saattir izler. Ataputumuzsa 1923den beri hükümetin kamerasıdır ve olan biten herşeyden haberdardır. Sadece Mehmet Akif Ersoyun takibi için 2 polis tahsis edilmiştir. Yani Ataputumuzun milli marş değişikliğinden haberi yoktu denmesi akıl ziyanıdır. 1937 yılındaki üçüncü milli marş değişikliğinde kendi imzası vardır. Diktatörün gözünden bir şey kaçmaz.

    Ataputumuzun sadık köpeği , dinsiz, Batıcı ve Batı kültürü delisi Falih Rıfkı Atay 1937deki milli şiir yarışmasını gazetesinde ilan eder. Bu sıralarda üstad şair denilen sonradan hapishaneleri kendi evi yapan Necip Fazıl Kısakürek meşhur şiirini yazar. Ataputumuz ölünce ve yerine onun aynı izinden giden 2. Diktatör "antenli" lakaplı milli şefimiz başa geçince her şey durur. Çünkü 2.diktatörün gündemi başkadır. "Antenli"nin gündeminde kendini 2. diktatör olarak devlete kabul ettirmek vardır. Allah şükür milli marş değiştirilmeside bu arada durur. Ataputumuz ölmeseydi çok büyük bir ihtimalle üstadın şiirini okuyacaktık bugün, milli marş olarak. Neyse bugünlük melez canavarlarmızı fazla kızdırdım. Devamını sonraya bırakıyorum. Belki devam ederim.

    Murat Bardakçı , Kasım 2018 ayının ortasında, Sabah gazetesindeki köşe yazısında Mehmed Akif'in dönemin devleti tarafından nasıl izlendiğini ona yapılan kötü muameleri yazdı.

    ******Alıntının başı**********
    Geçen hafta Tek Parti döneminde Arapça ezan okunması, kamet getirilmesi, izinsiz dinî eğitim verilmesi ve hattâ türbelere mum dikilmesi bahislerinde uygulanan yasaklar ile Müslüman olmayan vatandaşlara ve Türkiye'de oturan yabancılara yine dinî alanlarda getirilen sınırlamaları gösteren bazı belgeler yayınladım…

    Bugün de devletin İstiklâl Marşımızın şairi Mehmed Âkif Ersoy'a bir zamanlar nasıl baktığını ve hattâ neler yaptığını anlatan bazı belgelere yer veriyorum. İşte, Âkif hakkındaki bu belgelerin pek bilmediğimiz kısa öyküsü: 16 Haziran 1936'da İçişleri Bakanlığı'nı, İstanbul Valiliği'ni ve İstanbul Emniyet Müdürlüğü'nü şaşırtıp telâşlandıran beklenmedik bir hadise oldu: 1925 Ekim'inde Türkiye'den ayrılarak Mısır'a giden ve orada on bir sene boyunca gönüllü ama sıkıntı içerisinde bir sürgün yaşayan İstiklâl Marşı'nın şairi Mehmed Âkif, İskenderiye'den kalkan bir Romen vapuru ile sessiz sadasız İstanbul'a geldi. Âkif, İstiklâl Harbi senelerinde İstanbul'dan Ankara'ya nasıl elinde ufak bir çanta ile geçmiş ve 1925'te yine İstanbul'dan Mısır'a nasıl sessizce gitmiş ise, memlekete yine aynı şekilde, sessizce dönmüştü… Hastaydı ve on bir senelik sürgününü artık nihayete erdirip son nefesini vatanında vermek istemişti… Dostları, Âkif'i hemen özel bir hastahaneye, Teşvikiye Sağlık Yurdu'na yatırdılar. Son mülâkatını bu hastahanede, İstiklâl Harbi senelerinde Ankara Hükümeti'nin istihbaratçılarından olan, Enver Paşa'yı Batum'da bulunduğu günlerde takiple görevlendirilen ve sonraki senelerde gazetecilik yapan Feridun Kandemir'e veren Âkif, "Mısır'dan üç gün üç gecede geldim. Bu üç gece, otuz asır kadar uzun sürdü. Orada on bir yıl kaldım. Fakat bir an oldu ki, on bir gün daha kalsaydım, çıldırırdım. Hasret, çok acı…" diyordu. Âkif'in sessizce gelişi Ankara'yı hareketlendirdi; Haberi gazetelerden öğrenen İçişleri Bakanlığı, Emniyet Genel Müdürlüğü, İstihbarat, Genelkurmay ve İstanbul Valiliği arasında şairin vefatına kadar aylarca devam edecek, hattâ vefatından sonra da sevenleri hakkında senelerce sürecek bir takip, izleme, fişleme ve yazışma faaliyeti başladı. Mehmed Âkif, Mısır'da yaşadığı sırada da Türk istihbaratı, hariciyesi ve genelkurmayı tarafından takip altında tutulmuş; Ankara'ya hakkında raporlar gönderilmiş, Mısır'dan belli bir müddet için ayrılarak gittiği diğer memleketlerde de izlenmiş, temasları ve görüştüğü kimseler ile ilgili de çok sayıda rapor yazılmıştı. Bu raporlarda Âkif'ten "irticacı" diye bahsediliyor ama hariciyenin yazışmalarında rejime bazı hususlarda karşı olmasına rağmen memleketin aleyhinde ve zararlı faaliyetlerde bulunmadığı söyleniyordu. Devlet üstelik "mürteci" olarak gördüğü millî şairi kodlayacak, Cumhuriyet Arşivleri'nde 121-10-0-0/2-6-1 numaralı "Mehmet Akif'in Seyahatleri, Temasları ve Faaliyetleri" isimli dosyada muhafaza edilen ve gizliliği 19 Nisan 2001'de kaldırılan istihbarat yazışmalarında İstiklâl Marşı'nın şairinden "İrtica-906" kodu ile bahsedilecekti…

    SAFAHAT İMHA EDİLİYOR!

    Emniyet ile istihbaratın sıkı takibi devam ederken, 25 Ağustos 1936'da bir başka şaşkınlık yaşandı: Mehmed Âkifîn 1933'te Kahire'de bastırdığı ve Safahat'ının yedinci cildi olan "Gölgeler" isimli kitaptan 2 bin 175 adedi bir gemi ile Mısır'dan şairin adına İstanbul'a gönderildi. Yazışmalar yine birbiri takip etti ve neticede Safahat'ın bu son cildinin bazı nüshaları "Arap harfleri ile basıldığı, muhteviyatı irticaî propagandalarla dolu olduğu olan ve zararlı yazılar ihtiva ettiği" gerekçesi ile müsadere, bir kısmı da imha edildi; geri kalanlar da yine bir gemiye yüklenerek geldikleri yere, yani Mısır'a gönderildi! Âkif, 27 Aralık 1936'da vefat etti ama "Irtica-906" dosyası kapatılmadı, millî şairin hem cenazesi, hem de sonraki senelerde onun için yapılan anma toplantıları Emniyet tarafından sıkı şekilde takip edildi. Mehmed Âkif hakkında sadece Cumhuriyet Arşivi'nde değil, Cumhurbaşkanlığı Arşivi'nde de bazı takip raporları vardır. Cumhuriyet Arşivi'nde bulunan ve burada yer verdiğim belgeleri daha önce Muharrem Coşkun 2014'te "Kod Adı: İrtica-906" isimli kitapta biraraya getirmiş ve kitap Gaziosmanpaşa Belediyesi tarafından yayınlanmıştır. Cumhurbaşkanlığı Arşivi'nden bazı sayfalarını naklettiğim takip raporu ise ilk defa yayınlanmaktadır. Geçen hafta Arapça ezanın, kametin, izinsiz dinî eğitimin ve türbelere mum dikilmesinin yanısıra gayrımüslim vatandaşlar ile Türkiye'de yaşayan yabancılara da uygulanan yasaklar hakkındaki belgeleri yayınlarken bir hususa dikkat çekmiştim: Belgelere konu olan ve Tek Parti döneminde senelerce yürürlükte bulunan yasaklar, takipler, tutuklamalar ve mahkeme safahatı hiç de hoş olmayan hatıralar idi ama bütün bunlar tarihimizin gerçekleriydi! O devirlerde olup biten herşeyi tarafsız ve doğru şekilde öğrenmemiz ama bunu yaparken geçmişimizi şimdi hayatta olmayan kişilerle hesaplaşma ve kurumlarla da didişme vasıtası hâline getirmememiz gerekirdi. Zira, bugün geçmiş ile hesaplaşmaya kalkışmak memlekette zaten mevcut olan kamplaşmayı arttırmaktan başka bir işe yaramayacaktı… Tek Parti dönemine ait belgeleri bu düşünce ile yayınladım ama okuyup birşeyler öğrenmek yerine işi kolayına kaçarak alışılmış sloganları savurmayı tercih edenler demediklerini bırakmadılar ve hakkımda neler söylediler neler! Onlara göre o devirde olup bitenler bahsetmemek gerekirdi, hele belge asla yayınlanmamalı idi, memlekette bir zamanlar nelerin olup bittiğini yazmaya gerek yoktu ve dolayısı ile millet cahil bırakılmalıydı! Bu zihniyet ciddiye alındığı takdirde hiçbirşey yazıp çizmenin mümkün olamayacağını gayet iyi bildiğim için, yolumda eskisi gibi devam ediyorum… İşte, millî şairimiz Mehmed Âkif Ersoy ile ilgili olan ve okuduğunuzda şaşkınlığa düşeceğinize emin olduğum bazı belgeler…


    Mehmed Âkif hakkında Türkiye'ye dönüşünden önce 28 Ağustos 1935'te Cumhurbaşkanlığı'na gönderilen istihbarat raporunun bazı bölümleri (Cumhurbaşkanlığı Arşivi, 01011956-21).


    Mehmed Âkif devlet tarafından "İrtica-906" diye kodlanmış, ölüm döşeğinde yatarken bile izlenmiş ve Safahat'ı da imha edilmişti!


    Mehmed Âkif hakkında Türkiye'ye dönüşünden önce 28 Ağustos 1935'te Cumhurbaşkanlığı'na gönderilen istihbarat raporunun bazı bölümleri (Cumhurbaşkanlığı Arşivi, 01011956-21).


    Mehmed Âkif'in İstanbul'a döndüğünü gazetelerden öğrenen Içişleri Bakanlığı'nın İstanbul Valiliği'ne gönderdiği yazı.

    İstanbul Valiliği'nin Âkif'in dönüşü konusunda İçişleri Bakanlığı'na gönderdiği cevap. Yazıda "Başka bir maksadı olup olmadığı tahkik edilmektedir" deniyor, Bakanlık da Âkif'in kendi memleketine dönebilmek için "Nereden vize aldığını" soruyor!
    ******Alıntının sonu**********

    Tabiiki dikkatle okuyan kişiler benim gibi Bardakçının devlet yöneticileri hakkında tek kelime yazmaması. Başbakan kim? Milli şefimiz Antenli. Cumhurbaşkanımız kim? Ateist Ataputumuz yani Atatürk. Devlet erkânı kimler? Yani işişleri bakanı, eğitim bakanı vesaire hepsi ateistliği, masonluğu ispatlanmış kişiler. Hani Kazım Karabekirin meşhur sözü vardı. Atatürk şunu söylemişti: ""Dini ve namusu olanlar kazanamazlar, fakir kalmaya mahkûmdurlar. Böyle kimselerle memleketi zenginleştirmek mümkün değildir. Onun için önce din ve namus telâkkisini(düşüncesini,kavramını) kaldırmalıyız. Partiyi, bunu kabul edenlerle kuvvetlendirmeli ve bunları çabuk zengin etmeliyiz. Bu suretle kalkınma kolay ve çabuk olur.." Kaynak: Kazım Karabekir Anlatıyor, Yayına Hazırlayan: Uğur Mumcu, Tekin Yayınevi, Ankara 1993, sayfa 83, 84. " Devletin her kademesinde CHPnin adamları yerleştirilmişti. Bütün fabrika yöneticileri, emniyet müdürü, generaller, hakimler, vali, kaymakam, belediye başkanı, muhtara varıncaya kadar CHPye yakın insanlar yerleştirilmişti. Bu insanlar Atatürkün emriyle göreve getirilmişti. Murat Bardakcı bunu biliyor, fakat Mehmet Akife yapılan muamelenin suçunu devlet memurlarına atıyor. Hani şurada sadece "Atatürk hâlâ hayattaydı" diyebilseydi. Ataputumuz zamanında göreve getirdiği bu dalkavuk insanlar sayesinde zaten diktatörlüğünü pekiştirmişti ve Milleti takip etmek daha doğrusu kendisine muhalefet olarak gördüğü kişileri takip etmek gibi ayak işlerini bunlara yaptırmıştı. Neyse yinede Murat Bardakcıya teşekkür etmek gerekiyor.

    Devamı sonraya....